Ben, hıyar gibi, “halka söyleyecek sözüm var,” diyerek yazmaya ve de eserlerimi yayınlatmaya çalışırken, Türkiye genel seçime hazırlanıyordu. Asıl mesleği imamlığın yanında spor olsun diye bir de başbakanlık yapan, beni kovana kadar birlikte çalıştığımız zat-ı şahanelerini basından izliyordum. Arabamın arkasına, “Don’t follow me! Because I’m always on the wrong way,” (Beni takip etmeyin! Çünkü her zaman yanlış yoldayım,) yazarak izlenmekten hoşlanmadığımı açıkça beyan etmiş birisi olarak, başkasını mercek altına almam belki dürüst bir yaklaşım sayılmayabilir, ancak dikkatinizi çekerim, sıradan birinden değil başbakanımızdan söz ediyorum.
İmam Hazretlerinin dört çocuğundan ikisi kız, ikisi de erkekti. İmam Hatiplerde okumanın faziletlerini anlatanların çoğu gibi, o da çocuklarının eğitimlerini İmam Hatipler yerine birinin İngiltere’de, üçünün de Amerika’da tamamlamalarını sağlamıştı. Bu konuda kendisini suçlayamam, zira İmam Hatip tahsili boyunca edindiği tecrübeler bu tercihinde belirleyici olmuştur; demek ki bir bildiği var. Kızlarının başlarını açmamak için yurtdışında öğrenim gördüklerini de söyleyemezdi, zira erkekler de mi türban takıyorlardı? diye kendisine laf sokuşturanlar çıkabilirdi. Ne var ki, millete laga luga yapanları hatırlayınca, bu tavrından anlamıştım ki büyük bir siyasi yetenekti. Elbette Amerika ve İngiltere açısından değerlendiriyorum; keşke Türkiye için de aynı şeyleri söyleyebilseydim. Bir konuda hakkını yemeyeyim; son derece alçak gönüllüydü. Talibancı liderlerden birinin önünde alçalarak, diz çöküp poz vermek suretiyle bunu dünyaya ispatlamıştı. Fotoğraflardan göründüğü kadarıyla, bayağı alçalmış, neredeyse yere yapışmıştı. Hem böylece, ben beş para etmez kişilerin karşısında bile yerlere kapanıyorum, gerisini siz düşünün, mesajını da veriyordu.
Bakanları arasında dilinden düşürmediği bir “Kemal abi”si vardı. Kısa, ama kalın Kemal abisinin işlevinden memnun olmalıydı ki görev veriyordu. Tüysüz yetimin paralarıyla, seçim bölgesinin takımına transferde futbolcu hediye edebilen abisi çok şanslıydı, çünkü ortalıkta Ekrem Cesur tehlikesi yoktu. Kimin parasını kimlere babanın malı gibi dağıtıyorsun ulan! diyerek keline konan sinekleri öldürürdüm, ancak artık çok uzağındaydım. Adamda bir laflar vardı ki, bunları hangi organından çıkartıyor acaba? diyordum. Nitekim laf yumurtlamaktaki yeteneğini değerlendirmek için olsa gerek, oğlu, pastörize yumurta fabrikası açmıştı. Zırt pırt, “Babalar gibi satarım” diyen Kemal abi, babamı satma deneyimine sahip olmadığımdan, düşündükçe asabi manyaklaşmama neden oluyordu.
Halkımızın çok sık kullandığı bir laf vardır: Tatlı dil yılanı deliğinden çıkarır, derler. Yani, aman ha, sakın ola ki tatlı konuşmayın, yoksa yılanlar deliklerinden çıkarak sizi sokar, hışımlarına uğrarsınız, manası çıkıyor. Sözün özünü kavrayan vatandaşlarımız da haliyle habire küfür edip duruyorlardı. Adam, başbakan olmuş; bu milleti tanımaz mı? Tanır, hem de hepimizden iyi tanır.
Baktım, başbakan sallallahu aleyhi ve sellem efendi hazretleri, bir seçim gezisinde, çiftçinin birine bağırıyordu: “Artistlik yapma lan! Ananı da al da git!” Tamam, arkadaş, bu adam, oyların tamamını alabilmek uğruna, vatandaşa ana avrat küfretmek istiyor, ama şimdilik elinden bu kadarı geliyor, bu taktiğiyle önünde kimseler duramaz, tek başına iktidara gelir, dedim, ama bir yandan da pipiriklenmeye başlamıştım. Neden ananı da al da git, dedi de, babasını götürmesine izin vermeyip kendine sakladı? İster istemez, Kemal abinin “babalar gibi satma”sını hatırladım. İş içinde iş vardı, hem de ne iş! Serüvenlerini okurken gözlerimin şeşibeş olduğu, dünyanın gelmiş geçmiş en büyük hafiyesi kabul ettiğim Sherlock Holmes hergelesi, gelsin de bunu açığa kavuştursun, dedim. Yoksa diyordum diğer yandan, acaba? Hümme haşa, eğer hal vaziyeti böyleyse, vallahi ucuz kurtarmıştım.
İmam coşmuştu bir kere, durdurmak ne mümkün! Bir şehit cenazesinde duyduklarıma inanamadım. Hani neredeyse iyi ki öldü, yaşayıp da ne halt karıştıracaktı? gibisinden, “Askerlik yan gelip yatma yeri değildir,” demesin mi? Üstüne üstlük, şehidimiz tabutunda yan gelmiş yatarken bunu söylüyordu. “Yarabbim ya resullallah!” dedim, bir an için imana gelerek; her şeye muktedirsin madem, bu lafları kahraman şehidimizin de duymasını sağla da göreyim seni, eğer herkesten önce sana biat ederek cihad için yollara düşmezsem puşt olayım, dedim. Ağzından çıkanı kulağı duymayan ya da öyle görünerek ilmi siyaset yapan başbakanımız çok şanslıydı. Yıllarca serserilik yapan birinin dualarını kabul etmeyen Allah’a yatsın kalksın dua etsin! Yoksa korkunç bir gök gürültüsü eşliğinde yarılan tabutun içinden şehidimiz albayrağa sarılı olarak çıkar, akabinde, “Senin Ebu Ceddini!” diye bir nara atarak onu sıçtığı deliğe kadar kovalardı. Hakikaten, bu laf bana da çok koymuştu. Demek, terörün en yoğun yaşandığı yıllarda görev yapan biri olarak utancımdan elli sene insan içine çıkmamam gerekirdi. Mermiye kafa atarak şehit olmadığıma göre, yan gelip yatmış bir haindim. Haydi, ben emekliyim diyelim, ya muvazzaf subaylar, astsubaylar ve uzman çavuşlar ne düşüneceklerdi? Hele de teskeresini alarak memleketlerine sapasağlam dönen askerler? Düpedüz, şehit olmayan haindir, gibi bir mana çıkan bu lafı duyduğumda, seçimlerde müthiş bir oy patlaması yapacağına şüphem kalmamıştı. Malum, deveye diken, insana öpen yaraşırmış. Gerçekten, seçimlerin sonucunda yüzde kırk yedi gibi bir oy oranıyla tekrar iktidara gelmişti. İmam osurursa cemaat sıçarmış, derler. Evet, aynen öyle olmuştu. Her taraf bok kokuyordu ve bana yol görünmüştü.
Not:Yayınlanmaya hazır HAYALET ADAM isimli romanımdan alıntıdır.